21 Kasım 2012 Çarşamba

Macaristan'da İlk gün

    Doğum günümün ertesi günü sabah 8 treniyle düştük yollara. Tabi ben hamlama sınırlarını zorluyorum. Aynı şekilde Başak'ta öyle. Merdiven inemeyecek durumdayız. Trnava'dan Bratislava'ya ordan da Budapeşte'ye trenle gittik. yol toplamda 3,5 saat civarı sürüyor. Yolculuk boyunca yapılan muhabbetler onu daha az hissettiriyor tabi.
    Sabahın kör vakti zaman geçsin diye yabancı arkadaşlarımız bize bildikleri Türkçe kelimeleri söylüyorlardı. Biri "sıkıcı" demeyi öğrenmiş. Teoride sorun yokta bunu pratiğe döktüklerinde "ı"harfinin dillerinde olmamasından dolayı büyük bir sorun yaşanıyor! Üstelik arkadaşımızın sevgilisi Türk! Sevgilisinin babasının yanında bilmeden kullanmışlığı var o kelimeyi.  Kız ilk söylediğinde tüm Türkler hep birlikte "nöööeeeyyyy!?" moduna girdik doğal olarak.
    Sonra iki kelimenin farkını öğrettik kızlara.
    Bir tanesi de "mini mini bir kuş donmuştu" şarkısını öğrenmiş. Ama ellerim bak bok kaldı diye seslendirince tipler yine aynı.  
       
    Jana Türkçe 3 kelime biliyormuş. "İç,üç,evet" hepsi Memduh'un eseri!
    Derken yolculuk bitti. Budapeşte tren garına indik. İlk önce hostelimizi bulmak için düştük yollara. Bulmaz olaydık. Temiz desen temiz değil, sıcak desen sıcak değil, üstelik çingene mahallesinde hurdalık gibi bir yer! 11 euro para ödedik bir de oraya! Hostelin adı Mandarin. Neyse eşyaları bıraktık ve yine yeniden düştük yollara.

     Macaristan Avrupa birliği üyesi olmasına rağmen euro kullanmıyor. Bu yüzden ülkeye girdiğinizde bir Exchange bulup paranızı Macar Forintine çevirmelisiniz. Bu noktada size önerim ilk gördüğünüz şubeye atlamayın. Camında "no commission" yazsa bile özellikle sorun. Ayrıca 100 euro'nun altında bir miktar çevirecekseniz daha düşük kurdan hesaplayanlar çıkabilir! Hemen uzaklaşın ordan! Bozdurmadan önce özellikle sorun oranlarını.

     Macaristan Tuna Nehri sayesinde Buda ve pest olmak üzere ikiye ayrılıyor. Buda kısmı genelde tarihi yapılardan oluşuyor. Pest kısmı ise yerleşim yeri olarak kullanılıyor. Nehrin üzerinde turistik bot turaları yapılıyor.Biz lk iş olarak Buda kısmını talan ettik.


    Budapeşte'de adım başı tarih kokusu var. Mimari yapılar adeta büyüleyici. İkinci resimde gördüğünüz köprü "Aslanlı Köprü" olarak biliniyor. Köprünün girişlerinde ikişer tane aslan heykeli bulunuyor. Geçmiş zamanlarda bir mimar bu köprüyü yapmadan önce "Eğer bir eksik bulursanız kendimi yaptığım köprüden aşşağı atacağım" diyor. Köprü inşaatı tamamlanıyor. Tabi halk bu şahesere hayran kalıyor, kimse bir kusur bulamıyor. Ancak bir çocuk çıkıp "Aslanların dili yok" diyor. Bunun üzerine Mimar kendini baş yapıtından Tuna'ya atıyor... İşte o köprü.

    Macaristan'daki insanlarla Türkiye'deki insanların tipleri tıpa tıp aynı. Tipi bırakın huylar bile aynı! Kırmızı ışıkta geçen arabalar mı ararsın, sürekli bir siren sesi mi... Ayrıca hırsızlık başlı başına problemlerden.
     Gezdiğimiz çoğu yerin adını bilmiyorum. Ama Buda Kalesi'nden inerken asansöre yaklaşık 4 euro vermemeniz gerektiğini biliyorum! Toplamda 1 dakika süren bir yolculukla aşşağı iniyorsunuz. Hiç bir mantığı yok.
      Buda kalesindeyken bir grup Türkle karşılaştık.Tabi biz Trnava'da hiç Türk olmamasına alışmışız abuk subuk şeyler konuşuyoruz bağırarak... Meğerse onlarda aynı durumdan müzdaripmiş.
      Kalede sıcak şarap satan yerler var. Talep hat safhada tabi hava buz gibi. Ama bizdeki çayın yerini tutacağını düşünmüyorum açıkcası.
    Akşama doğru acıkmaya başladık ve Türk restorantı aramaya koyulduk. Tabi Türk olmayanlar da vardı aramızda. Bu yüzden iki gruba ayrıldık. Hemen merkezde bizdeki İstiklal'e benzeyen cadde üzerinde Star Kebab'ı bulduk. Hemen saldırdık tabi. Sahibi sağ olsun bizimle muhabbet etti, önerilerde bulundu. Neyse yemeğe koyulduk ki yan masadan Türkçe konuşmalar duyduk. Başka bir Erasmus öğrenci gurubuymuş meğersem. Hemen "Afiyet olsun" dediler bize. Lafladık biraz. Onlar da Prag'da okuyorlarmış. Yemekte ben patates püresiyle soğan kroket yedim. Neden diye sormayın aklıma esti! Kızlar da döner yedi. üstüne de sütlaç devirdik. Değmeyin keyfimize...
    Akşam diğer grupla buluşup varoş hostelimize döndük. Ama dönmeseydik, sokakta yatsaydık daha az üşürdük bence. Eşofmanımın altına tayt giyip çift kat kazak giydim. Yine üşüdüm! Bizim yabancı kızlar da şort, gecelik falan getirmişler. Normal elbiseleriye, montlarını çıkarmadan uyudular. İlk gün biraz daha az yorucuydu bizler için fakat hamladığımı ve adeta acınacak durumda olduğumu söylememe gerek yok bence.


 Budapeşte'deki ikinci gün için hatta kalın!

14 Kasım 2012 Çarşamba

Yaban Ellerde Doğum Günü

    Öncelikle belitmeliyim ki 9 Kasım itibariyle 19 yaşındayım. Bundan böyle bildiğin büyüğüm.
     Doğum günümü anlatmadan önce ufak bir detay vermek isterim. 8 Kasımda Physical Education dersimiz vardı. Bizde ki beden eğitimi yani. Her ne kadar dersin ilk adını duyduğumuzda Fizik dersi sanmış olsakta... Neyse spor salonunda dersi yapıyoruz it gibi de koşturmalı bir ders lanet olsun. Ertesi gün hamlamam için her şey hazır ! 
    Her seferinde olduğu gibi hamladım işte. Fakat asıl sorun İngilizce'de "hamlamak" nedir bilmiyorum. Derdimi anlatma ihtimalim yok. Başta sorun olmaz diye düşündüm tabi. Gayet normal bir şekilde 9 Kasım'a girdik. Başak bana pasta görünümü verilmiş kahvaltılık gevrek hediye etti. Mum bulamamış çubuk kraker dikmiş fedakar arkadaşım.
   Aha bu da hediyesi. 
   Sabahsa kapıyı ısrarla çalan biri yüzünden uyandık. Meğersem bizim Tatiana imiş. Akşam partiye gelemeyecekmiş bu yüzden doğum günüm kutlamak istemiş. kocccamanda bir Milka almış. Uykumdan uyanmama değdi anlayacağınız.

  Neyse günüm normal seyrinde devam etti. Doğum günüm için gece Miami Club'ta toplanacaktık bu yüzden Başak Facebook- Erasmus grubunun duvarıda ufak bir duyuru yaptı. Zaten Trnavada toplam tanıdığımız kişi sayısı 15 i geçmez. Neyse akşam oldu giydim cicilerimi, düştük yollara.
      İlk başta kimse yoktu. Ben her zaman ki moda girdim hemen.
    Tam umutlarımız tükenmişken David ve Emanuel yanlarında İspanyol 2 arkadaşlarıyla geldiler. Ayaklarını sürümüş olmalılar ki gelenlerin ardı arkası kesilmedi.Üstelik Jana bana çikolata almıştı! Tabi ben yine şenlendim.
    Müzikleri ayarlayan arkadaşımız insanlık edip bana sordu hangilerini seversin diye. Benim de artislik yapacağım tuttu. O tarz müzikler sevmem kafana göre takıl dedim,çocuk bana sinir olmuş olmalı ki doldurmuş İspanyol şarkılarını...

    Partide 20 kişi vardı. Neden söylüyorum? Çünkü bu bir rekor! Tarihe geçen bir doğum günüm var, kadronun yarısını tanımasamda...Yan masadaki sarhoş çocuk bile "heğğpi böğrtdeeeyyy" diyerekten beni tebrik etti. Hu hu çılgın partiiii.
 İlerleyen dönemde ise kaybolan kız kardeşimi buldum! Jana ile ben çok benzer giyinmişiz ve saç tiplerimiz aynı, görenler ikiz sanmış bizi. Her ne kadar Jana mavi gözlü sarışın kırması olsa da ! Tabi ben hemen beklenen tepkiyi verdim "vallaha mı lan?"
   Dans kısmına gelecek olursak ben bir gün öncesinden hamlamışım bacaklar tutmuyo, ıkına sıkıla dans etmeye çalışıyorum.
     Birde bunlarda bir gelenek var. Dans ederken sandwich model yapıyorlar. Ortaya bir kişi alıp "genelde bu kız oluyor" öyle seksili falan dans ediyorlar. Haliyle bu bize ters. Aynı pozisyondan 3 kere kaçtım. Bir ara döndüm Başak'a dedim ki "Bacım az kalsın tosta kaşar oluyordum!" Benzetme cuk oturdu. Gece boyunca onlardan sakındık kendimizi.

   Sonra geleneksel Gangnam style dansımızı unutmamak lazım. Bizim kurtarıcımızdı. Tost riski yoktu en azından.Keşke o gece dans ederken ertesi günkü 2 günlük Budapeşte gezisini hesaba katsaydım. Neticede hamlamanın da bir sınırı var.
    Budapeşte gezisi için hatta kalın! 

30 Ekim 2012 Salı

Slovakyalarda Bayram



Eveeeeeeeeeettt. Bayramın birinci gününden başlamak gerekirse akşam tüm Türklerle toplanıp Pizza Kitty'e gittik. Böylece ilk defa gece dışarı çıkmış olduk. Haliyle Çocuklar gibi şendim.
Yemek öncesi balıklı kremle küçük poğacalar geldi. Krem değil de poğaçalar güzeldi. İlk defa buranın kolasından içtim. Adı Kofola ve tadı portakallı gibi. Daha çok asitli daha az şekerli. Hoşlanan kadar hoşlanmayan da var ama Slovaklar ellerinden düşürmüyor.. Pizzalarına laf yok,küçük boyu 2 kişilikti resmen. Meksicano pizza yedik.. Pek seçme şansımız da yoktu zaten malüm domuz eti her şeyde... Acı soslarına hasta oldum çok güzeldi, çalmayı bile düşünebilirim.Tıka-basa karnımızı doyurduktan sonra tatlıyıda başka yerde yemek için mekan değiştirdik. AAA pardon tatlı mı dedim? Kek üzerine konulmuş dondurulmuş krem şanti diyecektim. O havada herkeste mide ağrısına sebep oldu.
Neyse ki garson abi bana torpilli davrandı da gönlümü aldı.
Bayramın ikinci günü ise her şey normal gözüküyordu. Akşam bezelyemizi yedik bulaşıklar daha duruyodu ki Tatiana'dan gelen mesajla hayata bakış açımız değişti resmen. Evet, 45 dakika sonra ilk partimize gidiyorduk! Aman bizde bir telaş bir telaş... Ömrümün sonuna kadar parti yüzü göremeyeceğim diye bekliyordum oysaki...
8:45te yurdun önünde buluştuk ve ilk adresimiz Mirage Pub! İçeri girdiğimizde ortam dumanaltıydı belki ama sevdik biz. Neticede ilk göz ağrımızdı... Daha çok bir şeyler içip konuşmalı bir ortamdı bu yüzden benim için idealdi. Bu arada kaynaşamadığımız Erasmus arkadaşlarımızla da kaynaşmış olduk. "Aslında iyilermiş ya la" tepkisini vermem çok uzun sürmedi.

Saatler gece yarısını gösterirken ordan kalkıp Maiami Club'a gittik. Neden mekan değiştirdiğimizi anlamlandırmaya çalışırken Maiami'ye girer girmez anladım. Zaten bizden başka kimse yoktu ortamda bende attım kendimi sahneye.
Haa unutmadan Gangnam style dansı bilen İspanyol arkadaşımız David bize toplu kurs niteliğinde bir gösteriyle figürleri öğretti! Tabi hissettiğimiz buydu.
Ancak görünenin bundan daha değişik olduğuna eminim.
Saat 2 gibi Relax Disco'ya geçtik. Geçmez olaydık. Zaten uykum gelmiş kafa bi milyon...Neyse giriş 2 euro bi kere. İçerisinin seviyeli bir yer olmasını bekledim haliyle. Tabi ki olmadı. O kadar kalabalıktı ki abinin teki kafama omzuyla vurdu ve farketmedi bile.

Gece boyunca gördüğüm herkese "i want to sleep" dememle ünlendim. Hatta acıdı bana çoğu.Tek amacım oturacak bir yer bulmaktı oysa ki.Boş bir masa bulur bulmaz gittim montumun üzerine kafayı koydum. İnsanlar sarhoş herkes abuk subuk dans ediyor, ben de uyumaya çalışıyorum.
İnsanlar tipimden yabancı olduğumu anlamış olmalılar ki tip tip bakıyorlardı zaten. Bu yetmez gibi ben yayılıp yatınca daha da dikkat çektim. En son pozisyon ben bir Slovak adamı şemsiyemin ucuyla "çekil de geçeyim" usulü dürterken üstüme atılan gülle ürkmem. Gülü kim mi attı ? Asıl süpriz bu. Yan masadaki kızlar!!
İlk yazımda kadersiz olduğumu söylemiş miydim?

24 Ekim 2012 Çarşamba

Celebration and Free Hugs and Other

    Dün Üniversitenin kuruluş yıl dönümüydü. Bu yüzden sabahın kör vaktinde dersimizin olmasına rağmen dersten çıkıp yurtta 2 saat uyuyup gösterilere vardık. Kilisede 1 saatlik seramoniyi ayakta izlemeye dayanamayınca orayı erken terk ettik. Türk lokantasına gidip biraz oyalandıktan sonra kültür merkezine gidip gösteri izleyelim dedik. İlk çalan şarkıyla gözüme girdiler.
    Görsel ışıklar falan başta hoşumuza gitti.Sonra gösteri de boka sarınca oradan da sıkılık.Dışarı çıkmak için kapıya yöneldiğimiz sırada görevli amcanın biri bizden önce gidip kapıyı kilitledi.Bizi de paylar gibi Slovakça bi şeyler söyledi. Tabi anlamadık oturduk yerimize. Anlamadağımız bir dilde yapılan konuşmayı dinlemek işkenceydi. Hepimizde bir kayma...
   Sonunda kendimizi dışarı atmayı başardık görevli amcanın sayesinde. Adam öndeki kapıdan çıkın demek istiyormuş meğersem.
   Dışarı adım atar atmaz meydandaki Free Hugs pankartlarıyla karşılaştık. Abicanımız Memduh söylediği için bekliyorduk tabi bunu. Toplumsal kaynaşmanın yol katetmesi açsından çok güzel bir etkinlik bence. Hemen onlara karıştık.Günlerdir toplum içine çıkmamanın vermiş olduğu açlıkla tabi..
      Beni soracak olursanız iyiyim. Çekirdek bulduk geçen gün alışverişimiz esnasında.

    Markette Türk üretimi ve Türkçe yazılar bulunduran yumuşak,dolgulu şekerle karşılaştık. Bu da bizim bayramımız...
   Yeni bir cips türü keşvettim ki beğendim sayılır.Tadı patlamış mısırada benzetilebilir.
    
   Tabi bu mide bulandırıcı domuz etini görüp kokusuna maruz kalmamıza engel olmuyor.
   Son olarak en sevdiğimden Buğra'nın keşfi olan sosyal içerikli videoyu paylaşmak istiyorum. Durumumuz bundan farklı değil hala.
 Herkese iyi bayramlar... 

20 Ekim 2012 Cumartesi

Açız, aç

   Başlıktanda anlayacağınız gibi doyamıyoruz. Avrupalının yemek kültürü yok bi kere... Böyle de lanet bi yer. Aç kaldık ekmek yiyoruz..Daha doğrusu akşam yemeğinde tıka-basa yiyoruz, yarım saat geçmeden yine açız! Halimiz açık.
   Çoğu zaman yemek yapmaya üşeniyoruz zaten. Hazır çorbalar dostumuz oldu. İlk yaptığımız yemekse yine hazır çorbaydı. Yaşasın ezogelin!
       Sucukları için ise...
YORUM YAPMIYORUM

    Bu insanlar yemeğin görünüşünü umursamıyor tamam da tadını neden es geçiyorlar anlamış değilim. Domuz eti mesela. Leş gibi kokuyor. İnsanların üzerine sinmş durumda. Hatta odalara da sinmiş durumda...
    Ketçapları ekşimtrak bi tada sahip dil yakıyor resmen.
    Hazır makarnaları var noodle deniliyor. Baharatı ve tuzu iç yakıyor ama onları az katarsanız bi problem olmuyor.
    Katil meyveleri de var ki dikenleri battığı için saatlerce acı çektimdi.

     Her şeyin hazırını yapmış adamlar.
 

    Tatlı konusunda haklarını yememek lazım ama. Görüntüleri çok güzel.
Şimdilik bu kadar...

19 Ekim 2012 Cuma

Olaylı Bratislava

    Bratislava'da Erasmus öğrencileriyle toplanacaksınız dediler gittik. İlk durağımız Teoloji Fakültesiydi, bizdeki İlahiyat yani. Kapıdan girerken hepimiz onu "Teknoloji Fakültesi" olarak okuyunca olaylar başladı. Kapıyı açan rahip karşısında tepkiler aynı.
     Çok boyutlu fikirlerimiz vardı..."Bir de bize gerici derler, adamlar teknoloji fakültesinde böyle geziyor.." Çok geçmeden fakültenin yazısını yanlış okuduğumuzu anladık.
     Kısa süreli bir şoktan sonra orda biraz oturduk ve adamı dinliyor gibi yaptık. Yanlış anlaşılmasın biz herkesi dinliyor gibi yapıyoruz. İngilizcemiz yetmiyor çünkü.
     Sonra rehber bizi gezdirdi. Daha doğrusu yokuş yukarı çıkmaktan öldük...
    Gezi öğleden sonra 2 gibi bitti ve sertbest kaldık. Gezecektik ki yanımıza yanaşan Bulgar çocuk bizde sıze katılalım mı dedi. Bizde kalabalık daha zevkli olur diye olur dedik. Çocuk bizi kandırmış meğersem bir baktık bi o bi biz geziyoruz.
    Viyana gezisinden aldığımız dersin de etkisiyle yolluklarımızı hazırlayıp gelmiştirk ki çocuk "Ben acıktım yemek yemeliyim" diye tutturdu. Bizde acıktık da bu dışardan yemek istiyor. Neyse bir restorana girdik. Pizza istedi biz de garsona "nothing" dedik rezil gibi... Bunun pizzası bir güzel kokuyor anlatamam. Sonunda çocuğu ekme planları yaptık. Bir arkadaşla buluşucaz burda bekle sen yarım saate geliyoruz dedik. Gidip en yakın bankta tıkındık sefil gibi..
    Millet gezer eğlenir biz de açlıktan varoşa bağlarız.
    Aha da size fotoğraf.



17 Ekim 2012 Çarşamba

Genel Olarak

   Trafik:Slovakya'da yaya geçidine adımınızı attığınız an tüm arabalar yol veriyor. İlk başta şöförlerin kibarları denk geldi diye düşündüm fakat zaman geçtikçe hepsinin öyle olduğunu anladım. Hala daha duran arabalardan birinin içinden şöförü çıkarıp yanaklarından öpesim gelmiyor değil. Korna daha duymak nasip olmadı zaten.Fakat az sayıda da olsa trafik lambası bize ters! Aynı anda hem arabalara hem de yayalara kırmızı ışık yakmanın mantığını çözmüş değilim. Herkes mal gibi bekliyor yol boş! Boş demişken burda yol boş dahi olsa kimse kuralı ihlal etmiyor. Tabi biz hariç. Türk olduğumuzu her yerde belli ederiz.
    Taksiciler konusunda da Türkiye ile aynı kazığı yeme ihtimaliniz yüksek.Zaten İngilizce bilmiyorlar tarzancayla anlaşmaya çalışıyoruz.
   Alışveriş: Şimdi vereceğim tüyoyu baba evladına vermez ona göre. Burada Max alışveriş merkezi var aman deyim hiç uğramayın! Az mı kazıklandık... Yapmanız gereken tek şey tren istasyonunun önünde ki Tesko yazan duraktan Tesko servisine BELEŞ binmek (Servis saatleri durakta yazar ve genelde saatte bir). O otobüslere binin ve Tesko'ya gidin. Daha doğrusu gitmeyin. Ondan da ucuzu var çünkü. Kaufland! Kesinlikle buranın BİM'i.Bazı şeyler Türkiye fiyatlarından bile ucuz. 1 aylık alışverişe 12.50 euro verdik yani...Mutluyuz o günden beri.
    İnsanları:Yaşlılar öcü görmüş gibi baksalarda tatlılar lan. Nerdeyse hepsinin bi köpeği var fakat yine nerdeyse hepsinin köpeği küçücük. Tasmalı fareye benziyorlar. Yan odamızdaki Slovak kızların başta bizi sevmediklerini düşündük. Çünkü hiç konuşmuyorlardı. Meğersem İngilizceleri yok diyeymiş. Pek bi tatlılar normalde bizi besliyorlar yine iyiyiz. Yurdun asansöründe karşılaştığımız kızlar da bizi lafla taciz etmeyeydi iyiydi hani.
     Erkekleri de bi tuhaf -odamızın penceresi karşıdaki yurdun balkonuna bakıyor- her pencereye çıkışımda boxerla gezen oğlanlar görüyorum psikolojim bozuldu. Geçen bir tanesi bana el salladı dedim "noluyo lan".
     Bir de sınfta tam derse konsantre olmuşken milletin sümkürme sesiyle korkuyorum kaçtır!! Yerlere de tükürüyor pislikler.
    Domuz eti muhabbetini hiç sormayın. Paranoyak olduk resmen sıvı yağın bile içine bakıyoruz. Bi de pis kokuyor leeeeeeeeeeeeşş.
     KESTİK.